Kelime-i Tevhid Hatmi (Ölmeden Önce,Ölenin Arkasından Belli Sayı

2009-07-22 10:23:00


 

        Öncelikle bir insanın Müslüman olması için Kelime-i Tevhide, diğer adıyla, Kelime-i Şahadete kalben inanıp,lisan ende söylenmesi gerekir.Allah(c.c.)’ın var ve bir olduğu ondan başka İlahın olmadığına,Hz. Muhammed(s.a.s.)’in Allah(c.c.)’ın kulu ve peygamberi(elçisi) olduğuna şahitlik edip,inanıp,kabul  etmekle mümkün olduğu Kuran ve Sünnetten net bir şekilde anlaşılmaktadır.

     İnanan Müslümanlar olarak bizlerin bilmesi ve dikkat etmesi gereken husus,yaptığımız işlerin Dinimiz İslam’a uygun olup olmadığını bilmektir.Kuran ve Sünnete tabi olanların kurtuluşa erecekleri Veda hutbesinde açıkça belirtilmiştir.

     Okumayan araştırmayan bir toplum olduğumuz için  maalesef,hurafe,bidat v.b. yanlışlıklar zaman içinde doğru bilgi olarak algılanmakta,bir takım yanlışlıklar yapılmaktadır.Halbuki İmanımız taklidi konumdan,tahkiki konuma ulaştırılmalıdır.Atalarımızdan aktarılan her bilgi doğru olmayabilir,İslam’ın özüne uygun mu yoksa değil mi? araştırılmalıdır.Bazı uygulamalar zaman içinde yanlış aktarılmışsa onun doğrusu öğrenilip uygulanmalıdır.

      Bu konu ile ilgili olarak Konya Müftülüğüne,Diyanet işleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kuruluna,İlahiyat Fakültesi hadis kürsüsü yetkili Öğretim görevlilerine sorarak aldığım cevapları sizlerle paylaşmak istiyorum:   
”Ölen kişi adına yapılan her türlü dua, zikir ve hayrın, ölüye fayda sağlayacağı umulur. Kelime-i Tevhid de en büyük zikirlerden biridir. Ancak, kelime-i Tevhidin, ölen kişinin ardından belli rakamlarda okunması gerektiğine dair dini bir nas yoktur.”

“Bir kişinin hayatta iken, kendisinin, öldüğü zaman, arkasından başkasının, 70 000 "lâ ilahe illallah" tesbihi çekmesi dinen zorunlu veya sünnet olan bir uygulama değildir. Belki ölen kişinin sevabını çoğaltmak amacına binaen Müslümanların yaptıkları güzel örflerden biridir. Zira okunan kelime-i Tevhidin sevabı ölüye bağışlanmaktadır.”

 
Değerli kardeşim Ömer Bey, kelime-i Tevhit hatmi ve sayısı sonradan kullanılan bir tabir. Ancak kesretten kinaye olmak üzere “Vallahi ben her gün yüz defa Allah’a istiğfar ve tövbe ediyorum” gibi senedi sabit hadisler mevcut. Ölünün ardından öyle bir uygulama hadis ve sünnette yok. Yasin, Bakara’nın sonu gibi rivayet ve sahabe tatbikatı var.  Hadis Günlüğü kitabımdaki ilgili bölümü ekliyorum. Tebrik, selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Ve külle âmin ve entüm bi hayr.

Zekeriya GülerProf. Dr. Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü, s. 72YİRMİBİRİNCİ HADİSGEÇMİŞLERİN ARDINDAN KUR’AN OKUMAK

عَنْ مَعْقِلِ بْنِ يَسَارٍ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

اِقْرَءُوا يس عَلَى مَوْتَاكُمْ

Ma’kıl b. Yesâr’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur.

Ölülerinize Yâsîn okuyunuz[1].

AÇIKLAMA

Hadisin isnâdı hakkında şu teknik bilginin verilmesinde fayda vardır:

Rivâyetin “Ebû Osman ve leyse bi’n-Nehdî an Ebîh” şeklindeki isnad zinciri tartışılmış; Ali b. el-Medînî (v. 234/848) ve Zehebî (v. 748/1347) gibi âlimler onun için mechul, Münzirî meşhur değil derken, İbn Hıbbân (v. 354/965) onu es-Sikât’ında zikretmiş, İbn Hacer el-Askalânî de (v. 852/1448) et-Takrîb’inde onun makbul olduğunu ifade etmiştir[2].

Yemenli hadis ve fıkıh âlimi Şevkânî (v. 1250/1834), bahis konusu hadisin isnadının hasen olduğu görüşündedir[3].

İbn Hıbbân Sahih’inde, “Ölülerinize Yâsîn okuyunuz” hadisini zikrettikten sonra, Ebû Hâtim’den naklen bununla ölmek üzere olan kimsenin kastedildiğini (men hadarathu'l-meniyye) ve “Ölülerinize kelime-i Tevhidi (lâ ilâhe illallah) telkin ediniz” hadisinin de bu mânada olduğunu söyler[4].

Nitekim, Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a) ile Ebu’d-Derdâ (r.a), Rasûl-i Ekrem’den şu rivâyette bulunmuşlardır:

“Ölen/ölmek üzere olan birisinin yanında Yâsîn okunursa, Allah onun halini hafifletir”[5].

Bu demektir ki, ölüm döşeğinde/hâlet-i ihtizarda bulunan bir hasta üzerine Yâsîn sûresini okumak, ruhun bedenden ayrılışını kolaylaştıran faydalı bir ameldir. Bu hususta bir ihtilaf yoktur. Ölmüşlerin ardından veya kabir üzerine Yâsîn sûresini okumak ise ulemâ arasında münakaşa konusu olmuştur.

Şevkânî, söz konusu münakaşaya yer verdikten sonra şu değerlendirmeyi yapar:

“Hadisin lafzı ölüler hakkında açıktır (nass). Onun, ölmek üzere olan diri kimseye (muhtazar) şümulü mecazdır. Mecâza ise ancak bir karine (delil, ipucu) olması halinde gidilir[6]. Cemaat halinde ölünün yanında veya kabri üzerine Yâsîn okumak ile mescitte veya evinde Kur’an’ın tamamını (hatim) veya bir kısmını ölü için okumak arasında bir fark yoktur[7].

“İnsanın, özel olarak kabrin yanında veya uzağında Kur’an okuyarak, vefat eden ana babası, yakınları ve dostlarının, genel olarak müslüman geçmişlerin ruhlarına hediye etmesi câiz ve mümkün müdür?” suâline İbnü’s-Salâh (v. 643/1245) şu cevabı verir:

“Bu mevzuda fakihler arasında farklı görüşler var. Halkın ekseriyetinin amel ve tatbikâtı bunun cevaz ve imkânını gösterir. Bunu istediğinde insan, “Allahım, (Kur’an’dan) okuduklarımı falana ulaştır!” demeli ve böylelikle onu duâ kılmalıdır. Bu hususta yakın ile uzak değişmez”[8].

İbn Hacer el-Askalânî de kendisine sorulan kırâatin sevabı ölüye ulaşır mı suâline şu cevabı verir:

“Bu meşhur bir meseledir. Bu mevzuda ben bir risale yazdım. Hâsıl-ı kelam, mütekaddim ulemânın ekseriyeti, okunan Kur’an’ın sevabının ölüye ulaşacağı görüşündedir. Tercih edilen görüş ise, bu amelin müstehap olması ve çok yapılması kabul edilmekle beraber, mesele hakkında kat’i bir şey söylemekten geri durmaktır”[9].

Bu demektir ki, okunan Kur’an ve bağışlanan sevap, makbül ve müstecâb olup olmadığı bilinmeyen duâ mesabesindedir. Yüce Kur’an, şu beyanı ile gelmiş-geçmiş mü’minleri duâ, hayır ve rahmetle yâd edenleri över:

“Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla, iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin!”[10].

Ahmed b. Hanbel, kendisine seleften bir haber ulaşmadığından defin esnasında kabir yanında Kur’an okumayı önceleri kabul etmediği halde, sonraları Abdullah b. Ömer’in kabri yanında Bakara sûresinin ilk ve son âyetlerinin okunmasını emrettiğine/vasiyet ettiğine dair bilgiye sahip olduğunda ilk görüşünden vazgeçmiş ve okumaya ruhsat vermiştir[11].

Ne var ki, Kur’an’ın ihlas ile yani, hiçbir maddi menfaat beklentisi olmaksızın yalnız Allah rızasını kazanmak için okunması lazımdır. Nitekim “Yâsîn Kur’an’ın kalbidir. Allah’ı ve âhiret gününü düşünerek onu okuyan kimse mutlaka bağışlanır. Onu ölülerinize okuyun!”[12] ve “Kur’an’ı okuyun lakin (lafız ve mânada) haddi aşmayın. Onunla amelden uzaklaşmayın. Onu menfaat aracı olarak kullanmayın/geçim vasıtası yapmayın ve onunla servetinizi çoğaltmayın!”[13] hadisi bu hususu açıklar. Aksi alde okunan Kur’an’ın ne okuyucuya ne de ölmek üzere veya ölmüş olana faydası dokunur. 

İlk devirden Abdullah b. Mes’ûd’un (v. 32/652), “Kur’an kendisiyle amel edilmek için indirildi. (Yazık ki) insanlar onun (yalnız) tilavetini amel-ibâdet edindiler!”[14] şeklindeki şekvâsı ve son dönemden Mehmed Âkif Ersoy’un[15] yakınması bu yüzden olmalıdır:

 

“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de,

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?

Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’ân’ın

Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mânânın.

Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına,

Yahut üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkiyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için”.

 

Gerçekten de itikâdî, amelî, ahlâkî ve ictimâî hüküm ve prensipleriyle Kur’an, hayatın kitabıdır. O, hayatta olanlar için bir diriliştir, şifa, ders ve öğüt alma kaynağıdır. Bizzat Yâsîn sûresi bu gerçeği şöyle beyan eder:

“... O ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. O, (zihin ve ruh dünyaları) diri olanları uyarmak ve inkâr edenlere mazeret bırakmamak içindir”[16].

Şüphesiz, günümüzdeki şekliyle kabristanda Kur’an okuma işinin selef devrinde meşhur ve maruf bir uygulama olmadığı bilinmektedir. Fâtiha, İhlâs, Yâsîn gibi Kur’an sûrelerinin, geçim vasıtası kılınarak kabristanda satışa arz edilmesi, aziz olan Kur’an’a karşı zelil ve sefil bir muameledir. Yüce Kur’an, haketmediği bu istismar ortamından yetkililerin de alacağı tedbirlerle kurtarılmalıdır.

Süleyman Çelebi’nin Rasûl-i Ekrem hakkındaki hürmet ve muhabbetini dile getiren Mevlid’in durumu da pek farklı değildir. Elbette Mevlid’in samimi okuyucuları ve dinleyicileri paylarına düşen coşku ve heyecanı hissederek ondan istifade etmektedirler. Ne var ki, merhum Süleyman Çelebi tarafından dile getirilen samimi duygu ve düşünceler, gayr-i samimi ağızlar tarafından istismar edilmekte ve iş çığrından çıkarılmaktadır. Edebiyat ve aksiyon adamı Necip Fazıl’a Çile’nin sonundaki şu vasiyyeti yazdırmaya sevkeden acı tablo da bu olmalıdır:

“... Mevlid de istemem!...Onu, uhrevî rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an... Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış dîvanesi olarak arada bir hatırlayınız!”.

      Sonuç olarak Kuran ve Sünnette olmayan bir hususta,sanki dinimiz emretmiş gibi ibadet olarak algılayıp,ölenin arkasından Kelime-i Tevhid Hatmi çekilmesi doğru değildir.

     Esasen kişi sağlığında İmtihanda iken kendisi isteyerek istediği kadar Tevhid çekmelidir.Sağlığında kendisi Tevhid çekmeyenlere sonradan çekilenlerin bir fayda sağlamayacağı aşikardır.Bununla beraber sağlığında isteyerek söyleyenler için de,öldükten sonrası bir Tevhid hatmine  dinimiz İslam ihtiyaç duymamıştır.

     Hiçbir kimsenin Allah(c.c.)’ın ve Resulü Hz.Muhammed(s.a.s.)’in emrettiğini yasaklamaya,yasakladığını da emretmeye yetkisi yoktur.

     Yüce Mevla  Ümmet-i Muhammede, İslam’ı Kuran ve Sünnetten  öğrenerek,o doğrultuda bir hayat yaşamayı

nasip etsin.Dualarınızda hatırlanmak dileği ile,sıhhat ve afiyetler dilerim.        



[1] Ebû Dâvud, Cenâiz, 20; İbn Mâce, Cenâiz, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26, 27; Nesâî, Amelü’l-yevm ve’l-leyle, s. 308; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 383.

[2] Bkz. Mizzî, Tehzîbü’l-kemâl, XXXIV, 74-76; İbn Hacer, Takrîbü’t-tehzîb, s. 657.

[3] Şevkânî, İrşâdü’s-sâil, s. 46. Şuayb el-Arnavut (bkz. İbh Hıbbân, a.g.e., VII, 269 dn.), hadisin isnadını zayıf olarak değerlendirir. Bu konuda onun, Şevkânî’nin her iki eserindeki tesbiti tahlil etmediği görülür.

[4] İbn Hıbbân, Sahîh, VII, 269-271.

[5] Şevkânî, Neylü’l-evtâr, IV, 52.

[6] Şevkânî, a.g.e., IV, 52.

[7] Şevkânî, İrşâdü’s-sâil, s. 46

[8] İbnü’s-Salâh, Fetâvâ, s. 59.

[9] İbn Hacer, Fetâvâ, s. 20.

[10] Haşr 59/10

[11] Bkz. İbn Teymiyye, Mecmûu’l-fetâvâ, XXIV, 176; İbnü’l-Kayyim, er-Rûh, s. 12. İbnü’l-Kayyim, Abdülhakk’tan naklettiği haberi, Abdullah b. Ömer’in kabri yanında (ınde kabrih) Bakara sûresinin okunmasını emrettiği, İbn Teymiyye ise defni esnasında (ınde defnih) okunmasını vasiyyet ettiği şeklinde verir. Aynı yerde İbn Teymiyye, Ensar’dan bazılarının kabri başında Bakara sûresinin okunmasını vasiyyet ettiklerini ifade eder. Ancak o, bunun sadece defin esnasında olduğunu, definden sonra ise bir şey nakledilmediğinden yapılacak bir uygulamanın bid’at olduğunu söyler.

[12] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26; Şevkânî, a.g.e., IV, 52. Verilen isnad zinciri, an racülin an ebîh an Ma’kıl b. Yesâr şeklinde olup bünyesinde mechul ve mübhem râvi taşır.

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 428, 444; Tahâvî, Şerhu maâni’l-âsâr, III, 17-18, IV, 127.

[14] Serahsî, el-Mebsût, I, 200.

[15] Safahât, s. 170.

[16] Yâsîn 36/69-70

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz